1970’lerde Nijerya’nın ((o dönemdeki) başkenti Lagos’daki Büyükelçiliğimizde görevliydim (başkent daha sonra Abuja’ya nakledildi).
Birleşmiş Milletler Teşkilatının Cenevre Ofisinin diplomatik misyonlarla ilgili olarak o dönemlerde yaptığı araştırmada dünyanın en kötü, en berbat, en tehlikeli, en pahallı, en yaşanması zor, en sağlıksız, en dayanılması güç iklimli başkentinin Lagos olduğu belirlenmişti.
Bugün durum nedir bilmiyorum.
Zaten aşağıda nakledeceklerim de o döneme ait. Şimdi herhalde
(İnşallah ) değişmiştir.
Sağlıklı nüfus sayımı yapmanın neredeyse imkansız olduğu bu ülkede Afrikada yaşayan her ikibuçuk zenciden birinin Nijeryalı olduğu söylenirdi.
İç savaş (Biafra) görmüş olan ülke birbiri ardından gelen darbeler ve birbirini izleyen generaller rejimi yaşamaktaydı.
Tahminen 10 milyonu aşkın nüfusa sahip başkent Lagos, Victoria ile İkoyi Adalarına ilaveten Apapa ismini taşıyan ana kara bölümünden müteşekkildi.
(Ara not. “Apapa”nın anlamı “Sahibinin kendisini beslemesini sabırla bekleyen köpek” ti. Nijeryalıların Türkçede 6, İngilizcede 10 sözcükle -Dog who waits patiently for his master to feed him-anlatılabilen bir ifadeyi nasıl olup ta tek kelime ile söyleyebildiklerine hep hayret etmişimdir).
Beyazlar sadece Victoria ve İkoyi adalarında yaşar, mecbur kalmadıkça yerel halkın bulunduğu Apapa’ya gitmezlerdi. Mecbur kaldıkları zaman da yanlarında bir koruma grubu olmadan yola çıkmazlardı.
(Ara sıcak: Bazı beyazlar zencileri aşağılamak için nasıl “nigger ” kelimesini kullanıyorlarsa Nijeryalılar da beyazları aşağılamak için onlara “Oibo ” derler).
Diğer tüm siyahi Afrika ülkelerinde olduğu gibi Nijerya'da da tek bir ulus değil, bir çok kabileden oluşan bir halk topluluğu vardır. Üstelik ülke sınırları sömürgeci uluslar tarafından çizilmiş olduğundan kabileler çoğu zaman sınırları aşıp başka ülke topraklarına da yayılmışlardır.
(Ara Sıcak: Nijerya’da büyüklü küçüklü bir sürü kabile var; Yoruba, Hausa, Fulani en büyükleri. Komşu devletlere de uzanıyorlar. Benim adını en sevdiklerim ise İbo ve İbibo kabileleriydi.
Her kabilenin bir Büyük Şefi (chief), bir çok da Küçük Şefi olur. Küçük Şeflerin toplam sayısını bilmiyorum ama herhalde onlarca. Yoksa yüzlerce mi demeliyim.
Kabileler ayrıca başkent Lagos’da temsilciler bulundurur. Çoğu kez Küçük Şeflerden bazılarına bu görev verilir.
Her kabilenin ayrı dili olduğundan halkın birbiriyle anlaşabildikleri tek lisan “Pidgin English”dir. Pidgin , yerel dilin İngilizce ile karıştırılarak oluşturulan melez dildir.
Ben ilk geldiğimde, tek kanallı, siyah- beyaz Nijerya televizyonunu
en azından bir ay aval aval izledikten sonra yayının İngilizce, daha doğrusu Pidgin English olduğunun farkına varabildim).
……………………..
Nakledeceğim anlatı için 1970’lerde ülkenin durumu hakkında bu kadar ön bilgi yeter sanırım.
Hadi artık hikayemize geçelim.
…………………….
En büyük kabile olan Yoruba’nı Lagos’daki Küçük şeflerinden birine bir belge onayı işleminde kolaylık göstermiştim. İşlemini çabucak ve rüşvet falan almadan yaptığımı gören adamcağız neredeye küçük dilini yutacaktı. O kadar memnun oldu ki, altta kalmamak için “dile benden ne dilersen” dedi.
Beni, dünyaca ünlü saksafoncu Fela Olusegun Kuti’nin, Apapa’daki, kendim gitmeye cesaret edemediğim gece klübüne götürmesini istedim.
Kim bu “dünyaca ünlü saksafoncu Frla Olusegun Kuti” diyorsunuz değil mi ? Hatta aranızda caz müziğinden anlayanların, sevenlerin bilenlerin çoğuna dahi bu isim aşina gelmeyebilir.
Bu nedenle, hikayeye devam etmeden önce Kuti hakkında biraz bilgi vermek istiyorum.
Zencilerin çoğu gibi yaşını tahmin etmenin zor olduğu Kuti’nin ben tanıdığımda 35-40 yaşlarında olduğunu sanıyorum
Annesi ve genç yaşta hayatını kaybeden Vaiz babası siyasi aktivistlermiş. Askeri rejime, kadınların hayvan muamelesi görmelerine karşı çıktıkları için başları dertten kurtulmamış.
Sadece Newton’un elması değil “armut da dibine düştüğü” için Fela da daha genç yaşlarda, bir yandan müzik eğitimi alırken diğer yandan da kendisini boğazına kadar siyasetin içinde buluvermiş.
“Yaşasın demokrasi, kahrolsun Neo-kolonyalistler,, devrilsin askeri rejim, nerede insan hakları özgürlükler” falan derken “ilgili makamlar” peşine ,düşmüş…”vaay, sen misin böyle konuşan…..”
Fela, tek çareyi ülke dışına kaçmakta bulmuş.
Ver elini Amerika.
Afrika müziğini caz ve funk ile birleştirmiş ve “African Beat” tarzını yaratmış. Önemli cazcılarla, bu arada Santana, James Brown gibi sanatçılarla çalışmış. Bir çok bestesi meşhur olmuş.. Ama, demek ki insan bir kez siyasi aktivist olunca kendini bu tutkudan kurtaramıyor. Gitmiş Kara Panterlerin üst kuruluşu olan Black Power’a katılmış. Bir kez daha “ vaay, sen misin böyle yapan…..”
ABD’den sınır dışı edilmiş.
Ver elini Avrupa.
Bir çok şehirlerde konserler…….konser dedikse Bayrampaşa Yazlık Açıkhava Sinemasında değil, onbinlerin izlediği devasa spor salonlarında, stadyumlarda. Sonra gelmiş çok satan plaklar.
Amnesty İnternational başta, bir çok STK ve Devletin baskısıyla Nijerya Devleti Fela hakında “ özel af” çıkarmış.
Ver elini Nijerya.
Müziğini yapsana be kardeşim. Yoo, huylu huyundan vazgeçer mi hiç.
Öncelikle adından, sömürge ve basıkı dönemini hatılatıyor diye Olusegun ismini çıkarmış. ,
(Ara sıcak Fela bu değişikliği yaptığı sırada ben de Nijerya’daydım ve Devlet Başkanı, bir darbe teşebbüsü sırasında öldürülen General Murtala Mohammed’in yerine gelen General Olusegun Obasanjo idi )
Peki , Fela Kuti Obasanjo yerine hangi ismi seçmişti dersiniz ?
Anikulapo.
Yani Fela Obasnjo Kuti, oluverdi Fela Anikulapo Kuti.
Anikulapo isminin bir özelliği, bir anlamı var mı?
Ol maz olur mu hiç.
Anikulapo……”Ölümünü Torbasında Taşıyan Adam” anlamını taşıyor.
(Ara Sıcak: Nijeryalılar yine, Türkçede 4, İngilizcede 7 sözcükle
-He who carries death in his pouch- anlatılan bir ifadeyi tek kelime ile çözümlemişler).
……………………
Küçük Yoruba Şefi ile Apapa’daki gece klübüne gittik. Önceden haber verildiği için Fela bizi kapıda karşıladı. Sahnenin tam karşısına düşen en itibarlı locaya oturttu. Sahne dedimse öyle AKM sahnesi falan sanmayın. Yerden olsa olsa bir karış yükseltilmiş küçük bir platform. İçerisi kapkaranlık Sadece sahneyi ışıklandıran spotlar yanıyor. Hani, çok berbat bir espiri yapmak gerekirse, Klüpteki yerli ve milli siyahi müşterileri, konukları sadece gözlerinin akından ve ağızlarını açtıklarında bembeyaz dişlerinden görebiliyorsunuz. İçeride nefes almak çok zor; ter ve vücut kokuları sigara dumanıyla karışmış.
Fela, lütfedip masamıza mum getirtmese adamın yüzünü dahi seçemeyeceğim.”Ne alırsın?” diye sordu “Bende en iyilerinden var”. Ben ne demek istediğini anlamadım tabii, “Nijerya’nın meşhur birası Star”dan istedim . Fela şaşkınlıkla bir bana , bir de Küçük Şefe baktı. Meğer hangi uyuşturucu maddeyi istediğimi soruyormuş. Ben ne bileyim. O tarihlerde Türkiye’de uyuşturucu muyuşturucu yaygın değildi, bilmezdik.
Fela ile uzun uzun sohbet ettik. Bana siyasi görüşlerini anlattı. Sadece dinledim. Sonra birden “Sezo’yu tanıyor musun ?” diye sordu. Kim ola ki bu “Sezo” ? Sezo, Fela’nın San Fransisco’da tanıştığı bir Türk saksafoncuymuş. Müthiş bir müzisyenmiş. Çok sıkı dost olmuşlar, falan, filan.
(Ara sıcak:”Sezo” acaba Sezai adının veya başka bir ismin kısaltılması mı,bilmiyorum. Tanıyanınız varsa Ulus Gazetesinden selamlarımı iletsin , lütfen)
Fela, bir süre sonra sahneye çıkma zamanının geldiğini söyledi ve “Hayatımda tanıdığım ikinci Türk için bir beste aklıma geldi. Bakalım beğenecek misin”dedi.
Sahneye çıka çıkmaz ilk parçayı yeni bestelediğini söyledi ve çalarken kimsenin dans için kalkmamasını , oturup dinlemesini istedi Pidgin English ile. Sonra ilave etti “Yeni bestemin adı Turkish Grass”.
O çalmaya başladığında ben “Yahu bu adam Türlkiye’ye de mi gitti de benim memleketimdeki çatı, çimen hakkında beste yapıyor?” diye düşünüyordum.
O tarihlerde ne bileyim ben “Grass” kelimesinin başka anlamlar da taşıdığını.
Doğrusunu söylemek gerekirse “Turkish Grass” bestesini pek beğenmedim.
Fela, daha sonra asıl programına başlayınca ortalığa sanki yıldırım düştü. Yarabbim, o ne biçim bir müzik. Alt tarafı, üst tarafı sarı bir borudan bu kadar güzel nağmeler nasıl üflenebilir. Kadın erkek herkes piste fırladı. Pistte yer bulamayanlar masalarının yanında, altında, üstünde, nerede imkan bulurlarsa orada çılgınca dans ediyorlar. Dans dedik de haksızlık etmeyelim…o ne ritm, ne kıvraklık…anlaşılan Tanrı zenci ırkını anatomik olarak ya atletizm yapması, ya futbol, basket oynaması ya da dans etmesi için yaratmış.
Müzik öylesine oynak, kıvrak ki ben de yerimde duramıyorum. Kalkıp dans edeceğim ama cümle aleme rezil olmaktan çekiniyorum. Bu kıvrak zencilerin arasında, çocukluğumuzda çingenlerin , burnuna zincir takarak tef eşliğinde sokaklarda oynattıkları koca oğlandan farksız kalacağımı düşünüyorum.
Fela, yarım saat mi desem, kırkbeş dakika mı, durmadan, dinlenmeden, eğilerek, bükülerek, atlayarak, zıplayarak, yatarak, kalkarak çaldı da çaldı Vay canına sayın seyirciler, pardon okuyucular. O ne çalma, o ne müzik…….
Ardından , nefes nefese olduğu yere yığıldı kaldı.
Yaklaşık beş dakika sonra zorlukla kalkıp yanımıza geldi. Terden sırılsıklamdı. Nefesini toplamaya çalışarak beğenip beğenmediğimi sordu. “Bayıldım” dedim. Meğer konseri değil yeni bestesi “Turkish Grass”ı soruyormuş. “O zaman hemen plağını yapayım” demez mi.
“Aman” dedim “bu özel bir beste, başkalarıyla paylaşılmasını istemem”.
Biraz daha konuştuk Bana, yakında gerçekleştirmeyi düşündüğü müthiş bir projesi olduğunu, Nijerya’yı sömüren, berbat eden “yeşil kurbağalara (koyu yeşil üniforma giyen Nijeryalı generalleri kasdediyor) demokrasi ve özgürlük dersi vereceğini anlattı.
“He,he” deyip kulakardı ettim tabii.
……………………
O yıl sonlarına doğru Merkez görevine atanıp Ankara’ya Dışişleri Bakanlığına döndüm.
Meslektaşlarım bilirler, insan görev yaptığı yeri çabuk unutamıyor, oradaki gelişmeleri takibe devam ediyor.
Nijerya’dan ayrıldıktan bir kaç hafta sonra yabancı basında ilginç bir habere rastladım ; “Lagos’un içinde Kalakuta Cumhuriyeti kuruldu”.
Bu da ne ola?
Meğer bizim “Ölümünü Torbasında Taşıyan Adam”ımız Fela Anikulapo Kuti, Apapa’daki içinde arkadaşlarıyla komünal hayat yaşadığı (17 hanımla evliymiş adam tam bir Black Power yani) kocaman evini ve geniş bahçesini “Bağımsız Kalakuta Cumhuriyeti” ilan etmiş. “Cumhuriyetin (!) kendi bayrağı, milli marşı (inşallah Turkish Grass değildir), radyo istasyonu varmış. Şimdilik Nijerya parası (Naira = Nijerya lirası ve Kobo = Nijerya kuruşu) kullanılacakmış ama ileride kendi pra birimi olacakmış. Sömürgeci ülkeler vatandaşları ile Nijeryalı subaylara ülkeye (!) girebilmeleri için vize rejimi uygulanacakmış. En kısa zamanda özgürlükçü ve demokratik yasalar yapılacak ve Kalakuta halkının onayı ile yürürlüğe girecekmiş…….Falan, flan, daha bir çok inanılmaz ifade.
(Ara sıcak: Salt Devletler Hukuku açısından ele alındığında aslında Kalakuta Cumhuriyeti devlet olmanın ana şartlarından bir çoğunu yerine getiriyor. Yani, bir toprağa, aynı ülkü , tarih ve kültüre sahip bir halka (insan topluluğuna), düzen ve yasalara sahip.
Tabii ki diğer şartlara, Nijerya’nın tutumuna falan bakmıyorum)
Nijerya askeri yönetimi önce bir süreliğine şaşaladıysa ve uluslarası reaksiyonu beklediyse de, bir kaç gün sonra durumu kendi kafasına, anlayışına,alışkanlığına uygun şekilde çözümledi.
General Olusegun Obasanjo’nun askerleri bu yeni devleti (!) bastılar, içindekileri patakladılar, Fela’yı “eşşek sudan gelene kadar” dövdüler, yaşlı annesini binanın penceresinden attılar (kadıncağız hayatını kaybetmiş) , her yeri yakıp yıktılar……..Kalakuta Cumhuriyetini ortadan kaldırılar.
(Ara sıcak: Şimdi bana “Neron koskoca Roma’yı yaktı, Obasanjo'nun kıytırık Kalakuta Cumhuriyetinin tek binasını yaktığına mı taktın” demeyin…çok bozulurum).
Kalakuta Cumhuriyetinin “sabık ve sakıt Cumhurbaşkanı” Fela son bir direniş göstergesi olarak anasının tabutunu Nijerya Cumhurbaşkanı general Olusegun Obasanjo’nun (kendisine karşı darbe yapılacağı korkusu ile yaşadığı) Ordu yerleşkesi (Lagos Kışlası) içindeki evine yolladı…..
Sonra ?
Sonrasını bilmiyorum.
Sadece, Bağdat’taki görevimden Ankara’ya döndüğüm senlerde veya Tirana Büyükelçiliğine tayin olduğum yıllarda (1997 olabilir mi acaba?) basında, herkesin gözünden kaçmış olabilecek küçük bir habere rastladım…………
………….. “Ölümünü Torbasında Taşıyan adam, Fela Anilulapo Kuti
AİDS’ten ölmüştü”.
Çok renkli bi hayat yaşayan, benim de tanıdığım Fela’nın ölümüne üzülmedim desem yalan olur.