Uzun zamandır birbirinden kopuk olan bireysel acılarla, toplumsal acıların buluştuğu ve birlikteliğin mücadelesiyle dolu geçen günlerdeyiz.
Fakat yine uzun zamandır yaşadığımız, ürkek bir serçe telaşından, adı konmaz bir tedirginlikten kurtulmuş da değiliz.
Çünkü eksiğiz. Adalet yok. Olsaydı eğer, olur muydu bu tedirginlik.
Peki neydi bu Adalet?..
Doğruluğu, hukuku gözetme değil miydi?
Hani, hak olanın verilmesini öngören ahlaki ilke. Birlikte yaşamın gereği olan beşeri karakter...
Hatta, halkların eşitlik ilkesi ile birlikte; nasafet, orantılılık ve dürüstlük gibi temel ilkelerden de yararlanması gereken bir değer.
Ezcümlesi; hukukun gerçekleştirmesi gereken nihai amaç...
Eğer insanların rengi solmuş, umutları tükenmiş, hayatları yamalı hale gelmişse orada, “Adalet” te yeniden tanımlanmalı...
Yakın tarihte izlediğim “Arjantin 1985” filminde bir replikte:
“Beni yıldırmayı başardılar Sayın Yargıç. Neyse ki herkesi yıldıramadılar. Onlara karşı duran akrabalar, anneler, büyükanneler vardı. Bugün onlar sayesinde adalet talep ediyorum.” Diyordu haksızlığa ve işkenceye maruz kalan bir kadın.
Gerçek hikâyeden uyarlanan filmde ilkeli, cesur bir Savcı ve gençlerden oluşturduğu bir Avukat topluluğu vardı.
“Bir daha asla” diyerek hukuku işletip, adalet talep ettiler. Adalete susamış halkın yüreğine su serptiler.
Bir yerde adaletsizlik varsa adaletsizliği yaratan koşullar olduğu gerçeğini inkâr etmeden görmek gerekir.
Ve “Adalet” isteyenleri cezalandırmak yerine, bu koşulların ortadan kaldırılıp, iyileştirilmesi gerekir.
Bu yüzden tam da şimdi; demokratik toplum yapısı nasıl olmalı, bunları konuşmalıyız.
Zira demokrasi ancak, insanca yaşam koşullarında bir rotada yerine getirilebilir.
İnsanca yaşam koşulları da adalet ve hukukla...
Artık; hepimiz için amasız evrensel hukukun hemen şimdi işletilmesi gerek...
Çünkü adalete susamış halk, yüreğine su serpilmesini bekliyor.